27 Mayıs 2008 Salı

Şeker Hastalığı (Diabet) Nedir?

Şeker Hastalığı (Diabet) Nedir?
Şeker hastalığı,erişkin ve gençlerde görülebilen metabolik bir hastalıktır.Özellikle erişkinlerde,genelde rutin klinik tetkikler sonucu farkedildiğinden, zamanında tanınması önem taşır.

Diabet görülme zamanları ve nedenlerine göre iki tipe ayrılır:

a- Genç Tip Diabet ((IDDM),Tip 1)
b- Erişkin Tip Diabet ((NIDDM),Tip 2)


Sorun genç tipinde insulin hormonunun salgılanmasındaki bozukluk,erişkin tipinde ise vücutdaki dokuların insulin hormonuna yanıt vermemesidir.Şimdi kısaca şeker hastalığının ortaya çıkardığı şikayetlerden bahsedelim.

Şikayetler :

- Kan Şekerinin Artmasına Bağlı Bulgular :

• Sık İdrara Çıkma.
• Çok gıda almaya rağmen zayıflama.
• Görmede bozukluklar.
• Uyku Hali.
• Mide Bulantısı.
• Tekrarlayan mantar ve bakteri enfeksiyonları.
• Kadınlarda inatçı vajinal kaşıntı.( Kandida enfeksiyonu sonucu )

- Geç Bulgular : Geç bulgular birkaç yıl içinde şeker düzeyi kontrol edilemeyen hastalarda gözlenir.
• Aterosklerozun artması sonucu koroner damar hastalıkları ve uzun süren yürüyüşlerden sonra topallama ve bacaklarda güçsüzlük ( Dinlenme sonrası düzelir )
• Retinopati ( Görme Bozuklukları ) : Çeşitli derecede görme kayıpları oluşur.Hasta kendi farkedip göz uzmanına başvurur veya rutin bir muayene sırasında ortaya çıkabilir.Diabetlilerin %85 inde bu semptom bulunmaktadır.Bu nedenle şeker hastaları düzenli bir şekilde göz muayenesi yaptırmalıdır.
• Nefropati ( Böbrek Bozuklukları ) : Özellikle genç tip diabet hastalarının 1/3 de böbrek rahatsızlıklarına rastlanır.Bu hastalarda hipertansiyonun da birlikte görülmesi böbrek yetmezliği riskini arttırır.Bu durumun tedavisinde kullanılan ACE inhibitörleri tedavide olumlu sonuçlar vermekte ve retinopatinin gelişmesinin önlenmesinde de yardımcı olmaktadır.
• Polinöropati ( Sinirsel Bozukluklar ) : Deri hissi ile ilgili bozukluklardır.Uzuvların uç kısımlarında ( el,ayak vs.) ve simetriktirler .En yaygın tanımlanma şekli çorap veya eldiven tarzında his kaybıdır ( His kaybı ile bir pamuk parçasıyla deriye dokunulduğunda o bölgede pamuğun hissedilmemesi veya az hissedilmesi kastedilmektedir. )

Diğer şikayetler arasında uyuşukluk,karıncalanma ve his duyusunda azalma sık görülmektedir.Daha az sıklıkla derin ağrılar veya his duyusunda artışlar da görülebilir.

Sinirleri besleyen damarların tıkanmasına bağlı olarak mononöropatiler ( tek sinirin hastalanması ) sıklıkla yaşlı diabetlilerde görülür.Sinirin dağıldığı bölgede ani şiddetli ağrılar oluşabilir.Vücudun diğer fonksiyonlarında da çeşitli faktörlere bağlı olarak bozukluklar görülebilir :
Bunlar ayağa kalkınca gelişen hipotansiyon ( kişi ayağa aniden kalktığında fenalaşır oturunca düzelir bazen normal insanlarda da görülebilir.),terleme bozukluğu,impotans( iktidarsızlık ),idrar tutmada bozukluklar,midenin boşalmasında gecikme,yutmada güçlükler,kabızlık veya ishaller olarak sıralanabilir.

• Ayak Ülserleri ve Eklem Problemleri : Ayak ülserleri his bozukluğu nedeniyle vuran ayakkabıların hissedilmemesi vs. ile gelişirler ve tedaviye çok dirençlidirler.Eklem problemleri ise yine vücudun ağırlık duyusundaki bozukluk nedeniyle gelişir. Bu nedenle diabetik hastaların ayaklarını ve özellikle göremedikleri ayak tabanlarını küçük bir ayna ile kontrol etmeleri gerekir. Ayakta mantar şüphesi uyandıran kaşıntı, ayak parmak aralarında beyazlaşma ve ayak tırnaklarında renk ve şekil bozukluğu durumlarında hemen bir dermatoloji uzmanına başvurup tedaviye alınmaları gerekmektedir.

• İnfeksiyonlar : Kronik hiperglisemi ve hiperglisemi atakları nedeniyle diabetiklerde hücresel bağışıklık sistemi bozulduğundan bakteri ve mantar infeksiyonu riski bu kişilerde artmıştır.Uzuvların uçlarında deri infeksiyolarına,ağız ve vajende pamukçuk ( bir tür mantar inf. )`a sık rastlanılır.Mantar enfeksiyonları bakteri enfeksiyonlarına zemin hazırlayabilir.
Hastalar ayak ülserlerinde his kusuru nedeniyle ağrı hissetmezler.
Özellikle derin ülserler sonucu gelişen enfeksiyonlar hastane koşullarında tedavi gerektirir.Cerrahi ile çoğu yara tedavi edilsede bazen ampütasyon gerekebilmektedir.

Tanı:
- ADA ve WHO kriterlerine göre bir gecelik açlıktan sonra ölçülen kan şekerinin >=126 mg/dl olması.

- Oral Glukoz Tolerans Testi : Açlık kan şekeri 115-140 mg/dl bulunan kişilerde ve şikayetleri erişkin tip diabet e uyan hastalarda uygulanır.( NNDG )

Tedavi :
- Diet : Özellikle erişkin tip diabetli hastalarda uygulanır Tedavi sonucu kandaki şeker yükselmesi düzelmezse ağızdan ilaç tedavisine geçilir.

- Rutin Konroller : Hasta sene içinde belli dönemlerde kontrol için uzmanına gider.
Böbrek ve göz fonksiyonlarını takip etmek için çeşitli zararsız testler uygulanır.

- Şeker seviyesinin takibi : Hastalar evlerinde kitlerle kolayca uygulayabilecekleri testlerle kan şeker seviylerini günde 3-4 kez belirleyip özellikle genç tip diabetliler insulin seviyelerini test sonuçlarına göre ayarlarlar. Uzmanlar kandaki Hb1Ac seviyesini kontrol ederek diabetin durumu hakkında fikir edinirler.
Fruktozamin ve idrarda keton cisimlerin tespiti diğer yöntemlerdendir.

- İnsulin : İnsulin hormonu özellikle genç tip diabetlilerin tedavisinde kullanılır.Deri altına tek kullanımlık şırıngılarla enjekte edilir.Buzdolabında saklanır fakat kesinlikle donmamalıdır! Geziler için oda sıcaklığında korunabilen türleri vardır.

İnsulinin çabuk,orta ve uzun etkili olmak üzere 3 tipi vardır.Regular insulin damar içine acil durumlarda verilebilen tek insulin türüdür.
Diabetin Belirtileri ve Tedavisi
Diabetin Belirtileri
1.) Ağız kuruluğu ve çok su içme
2.) Çok idrara çıkma
3.) Gece idrara çıkma
4.) Açlık hissinin fazlalaşması ve çok yemek yeme
5.) Kilo kaybı, halsizlik
6.) Vücutta meydana gelen yaraların yavaş iyileşmesi
7.) 4 kilogram ve üzerinde bebek dünyaya getiren anneler (gebelik diabetini düşündürür)
8.) Şişmanlık (tip 2 diabetli hastaların % 80 i şişman hastalardır)
Bazı hastalarsa ilk belirti olarak diabet koması (ketoasidoz) ve hiperosmolar ketotik koma ile kliniklere baş vurur.

Tedavisi
Diabet tedavisinin iki temel yolu vardır. Diabeti kontrol altına almak ve yan etkilerini önleyebilmek. Kanda glikozun artması kanın akışkanlığını azaltır. Kılcal damarların ve hücrelerin beslenmesi bu nedenle aksar. Diabet hastalarında dokuların beslenememesinden kaynaklanan doku ölümleri kendini diabetik ayak gibi iyileşmesi zor ikincil sorunlara neden olur. Ayakta çıkan bu yaralarda, zaten doku beslenmesinin kötü olması nedeniyle, iyileşme süreci oldukça uzar. Bu nedenle diabetli kişilerin ayakkabı seçimlerinde, keskin aletlerle yapılan işlerde ve enfeksiyon nedenli yaraların bakımında oldukça dikkatli olmaları gerekmektedir. Ancak diabetin kalıcı bir tedavisi yoktur, sadece kontrol altına alınabilir.

Her iki tip diabet hastalığı da kalp rahatsızlıkları, kalp krizleri, körlük, karaciğer hasarları veya sinir sistemi bozuklukları gibi rahatsızlıklara neden olabilir. Kan şekerinin kontrol altına alınması bu kötü sonuçlardan korunmamızı sağlar.

Tedavi şekli diabetin tipine göre değişiklik gösterir. Her iki tipte de düzenli diet önemli bir role sahiptir. Kan şekerini belli sınırlarda tutmak için doktor tavsiyesinde uyulması gereken dietler vardır. Diabet hastalarının düzensiz beslenmeleri kan şekerinin ya çok düşmesine (hipoglisemi) ya da çok artmasına (hiperglisemi) neden olur. Diabet hastaları günün belirli saatlerinde kan örnekleri alarak şeker kontrolünü kendi kendilerine yapabilirler. Hatta bazı durumlarda idrar testi bile yeterli bir sonuç yaratabilir.

Diabetli Hastada Takip


Diabetli Hasta Nelere Dikkat Etmeli
Diabet hastaları kilolarına da dikkat etmek zorundadırlar. Yürüyüş, yüzme, bisiklet ve bunlara benzeyen hafif egzersizler vücuttaki kiloyu ideal bir seviyede tutar ve kandaki şeker oranının istenilen seviyelere ulaşmasına yardımcı olur.

Bunun yanında sigara tüketimi ve alkol, diabet hastalığı için tehlikeli etkenlerdir. Diabet hastası kesinlikle sigara içmemelidir. Alkol ise belirli sınırlar dahilinde tüketilebilir. Örneğin diabet hastası aç karnına alkol aldığında hipoglisemi riski artar.

Diabet, sağlıklı bir diyetle kontrol altına alınabilir. Alınan besinlerin yağ oranı düşük olmalı ve lifli besinler( meyve ve sebzeler) seçilmelidir. Şeker kesinlikle tüketilmemeli, çikolata, pasta ve benzeri şekerli gıdalardan uzak durulmalıdır. Tüm bunlara bağlı olarak yapılan diyetteki tuz oranı da azaltılmalıdır. Tuz kan basıncını yükselteceğinden, kalp rahatsızlıklarına sebep olabilir.

Kan basıncı ve tansiyon sık zaman aralıkları ile ölçülmeli ve 140/80 oranının altında olmalıdır. Yüksek kolestrol, damarlar ve kalp için risk taşıdığından, kan kolesterol seviyesi normal sınırlarda tutulmalı, gerekli kontroller düzenli aralıklarla yapılmalıdır.

Besinlerin Glisemik İndeksi
Glisemik indeks, kandaki şeker düzeyinin (glisemi) yükselmesini, sabah aç karına alınan bir miktar glikoza (=100) göre, yüzde olarak gösteren bir değerlendirme sistemidir. Bir besin, glisemik indeksteki değere göre, şeker yükseltici etkisi yüksek, orta ve düşüklarak sınıflandırılır. Glisemik indeks hesaplamasında şunlar göz önüne alınır:
Mideden boşalma hızı. Yavaş boşalan besin kan şekerlerini daha yavaş yükseltir. Boşalma, besinlerin akışına bağlıdır.
Sindirilebilirlik.Sözgelimi güç sindirilen mercimek kan şekerlerini az yükseltir;çabuk sindirilen beyaz ekmek çabuk yükseltir.
Besinlerin protein içeriği glisemik indeksi etkiler. Proteince güçlü soyanın glisemik indeksi düşük, proteince fakir pirincin ki ise yüksektir.
Sanayii de kullanılan bazı besin işleme teknikleri glisemik indekse yükseltir. Mısır için %50 olan bu oran, mısır gevreğinde (cornflakes) %80’e ulaşır.
Evdeki pişirme sırasında, uzun süre ateşte kalan ya da çok yüksek sıcaklıkta pişirilen, çok ince kıyılmış bir besinin glisemik indeksi yüksektir.
Sofra tuzu (sodyum klorür) şeker yükseltici etkiyi arttırır.

Diabet ve Depresyon
Binlerce yıldan beri öldürücü bir hastalık olarak kabul edilen, ilk kez 1500’lü yıllarda Mısır’da “ Bedenin idrara akıp gitmesi” şeklinde tanımlanan, 1922’lerde İnsulinin kullanıma sunulmasıyla tedavi edilebilen Diabetes Mellitus kronik metabolik bir hastalıktır. Diabetes Mellitus fiziksel bir hastalık olmasının yanı sıra, tüm kronik hastalıklar gibi psikiyatrik ve psikososyal boyutları olan bireyi ruhsal, duygusal, sosyal, psikoseksüel sorunlarla karşı karşıya bırakan endokrin bir bozukluktur .
Diabetes Mellitus’un, tüm davranış ve duygularımızın şekillendiği ortam olan beyni ve diğer organları etkilediği, psikolojik fenomenlerin tümünün, davranış, duygu, düşünce merkezlerindeki yani beyinde ki denetimin azalmasıyla oluşan bilinç dışı materyal serbestleşmesi ya da yoksunluk, defisiter belirti ve bulgular olarak tanımlandığı göz önüne alındığında ,diabetli bireylerde yeterli psikolojik organizasyon sağlanmadığında ruhsal tepki ve bozuklukların oluşabileceği bilinmektedir.
Diabetli bireylerde emosyonel tepkiler, uyum güçlükleri ve depresif bozukluklar en sık karşılaşılan ruhsal sorunlardır.
Son yıllarda, depresif bozukluk ve diabetes mellitus birlikteliği klinisyenlerin ve araştırmacıların sıklıkla karşılaştığı ve üzerinde çalıştıkları konu haline gelmiştir.
Depresif bozukluk ve Diabetes Mellitus ilişkisinde 3 temel neden üzerinde araştırmalar yoğunlaşmıştır:

Depresif bozukluk ve Diabetes Mellitus ilişkisinde en temel mekanizmanın diabetin ve/veya fiziksel komplikasyonlarının depresyona neden olduğu şeklindedir.Bu durum metabolik homeostazisin bozulması ve duygu, düşünce, davranış düzenleyicisi beynin etkilenmesi sonucu ortaya çıkar. Ancak net veriler, diğer kronik hastalıklar- depresif bozukluklar ilişkisini açığa çıkaran genel bilimsel veriler dışında Diabetes Mellitus’a özgü spesifik zincir henüz belirlenmiş değildir.
1. Psikolojik faktörlerin doğrudan Diabetes Mellitus’u başlattığı tarzındadır. Her ne kadar stresin diabetiklerde glisemi kontrolünü zorlaştırdığı ya da bazı hastalardaki mizaç ve kişilik özelliklerinin glisemi düzeylerini olumsuz etkilediği bilinse de, psikolojik faktörlerin, doğrudan diabetin başlaması için yeterli olmadığı belirlenmiştir.
2. Potansiyel başka bir ilişki de genetik geçiştir. Maudsley tarafından 19.y.y.’da ilk kez ortaya konan bulgularla, psikiatrik bozukluğu olan ailelerde, diabetin sık izlendiği belirlenmiştir. Genetik çalışmalar, genellikle “duygudurum bozukluklu” olgular üzerinde yoğunlaşmış olup, 11. Kromozomun kısa kolunda, insulin growth faktör-1, tirozin karboksilaz ve human-ras onkojen’i belirlemişler, ancak veriler henüz kanıtlanmamıştır.
3. En son varsayım olarak ise depresyonun diabete yol açtığı tarzındadır. Araştırmacılar, psikiyatrik hastalıklardaki gilkoz metabolizması üzerinde çalışmışlar, özellikle depresyonda ve psikotrop ilaç kullanımı sonucu ortaya çıkan hipotalamo-hipofizer akstaki bozuklukların diabeti oluşturabileceğini varsaymışlardır. Ayrıca karbonhidrat metabolizması üzerine de etki eden psikotropların, özellikle lityumun etkiside en çok araştırılan konuyu oluşturmuş, ancak doğrudan ilişkiyi gösteren kanıtlara rastlanamamıştır.
Depresif bozukluk, Diabetes Mellitus ilişkisini etyolojik bazda açıklamak günümüz verileri içinde henüz zordur. Ancak, klinisyenler sıklıkla diabetli depresif hastalarla karşılaşmaktadır.
İnsuline bağlımlı ya da insulin almayan diabetli hastalardaki depresyon prevalansının araştırıldığı çalışmalar, depresyonun nokta prevalansını % 8.9-28, yaşam boyu prevalansını ise %14.4-24 olarak bildirmektedir.
Araştırıcılar, çalışmalarında, uzun süreli diabetik olanların henüz tanı konmuş diabetiklere oranla 3.7 kez daha depresif olduklarını, nöropatisi olan diabetik kadınlarla, nöropatisi olmayanları karşılaştırdıkları çalışmalarında nöropatisi olanların, olmayanlara oranla daha depresif olduklarını belirlemişlerdir.
Araştırma bulguları; diabetiklerin depresyon riski altında olduğunu, depresyon prevalansının, diabetiklerde normal populasyona göre daha sık görüldüğünü bildirilmektedir. Ancak diabetiklerin depresyon semptomatoloji, derece ve oranlarının, diğer kronik hastalıklarla karşılaştırılmasını içeren standardize araştırmaların, diabetlilerin depresyon riskini daha net ortaya çıkaracağı da vurgulanmaktadır.
Masterson, diabetiklerin depresyon pervalansının diğer kronik hastalıklara sahip olgulara göre daha az olduğunu belirlemiş, ancak bazı diabetli subgrupların risk altında olduğunu vurgulamıştır. Ailede depresyon öyküsü olması, ayrı ya da bekar olma, kötü sosyo-ekonomik düzeye sahip olma, major sosyal problemin bulunması risk faktörü olarak belirlenmiştir. Ayrıca diabeti erken yaşta başlayanlar, diabetli kalma süresi uzun olanlar, en önemlisi de komplikasyonlu diabetlilerden oluşan subgurupların depresyona yakalanma açısından daha çok risk altında oldukları saptanmıştır.Semptomatoloji açısından incelendiğinde diabet ve depresyon birlikteyse, klasik depresyon semptomatolojisinden farklı klinik depresyon semptomlarının bulunduğu bildirilmektedir.
Prevalans çalışmalarında, İnsuline bağımlı diabetes mellitus (İBDM) ve İnsuline bağımlı olmayan diabetes mellitus (İBODM)’lu hastalarda depresyon prevalansı araştırıcılar tarafından, Tablo-I’de yer aldığı tarzda belirlenmiştir.
Dokuz kontrollü çalışmanın, 8’inde diabetik grupta kontrol grubuna göre ciddi depresyon prevalans artışı ya da ciddi düzeyde depresif semptom varlığı saptanmıştır. Kontrol grubu ile çalışılan diabetiklerde depresyon prevalansı % 8,5-27,3 (Ort.:%15,2) olup kontrolsüz çalışmalarda ise benzer prevalans %10-28 (ort.:%14,Cool izlenmiştir.
Depresif hastalığın temel özelliği depresif mizaç ve umutsuzluktur. Depresif hastalar, ilgi duydukları aktivitelere olan ilgilerini kaybederler, günlük işleri ile bile yorulurlar, toplumdan koparlar ve yaşamı daha önceden görmedikleri bir uğraş, savaş gibi görmeye başlarlar. Özgüvenlerini ve özsaygılarını kaybederler, kararsızlık ve değersizlik gibi sabit fikirlere sahip olurlar ve kognitif bozukluklar gösterirler. Hastalar gelecekleri için endişeli olup ölüm korkusu ile dolu olurlar. Hastalığın ilerlemesi, komplikasyonların ortaya çıkması ,hastayı umutsuzluğa sürükler ,umutsuzluk ise intihar davranışı depresyon ilişkisinde en önemli ara değişken olarak saptanmıştır.

Depresyon varlığının, sıklıkla glisemik kontrolün bozulmasına yol açtığı da yukarıda detaylı olarak bahsedilen kognitif özellikleri ile biyolojik bozulmanın her ikisinin de (kendini ihmal, yorgunluk ve kuvvet kaybı dahil olabilen) hastayı umutsuz hale getirdiği bildirilmektedir.
Diğer yandan, birçok hasta duygusal deneyimlerini doktorları ile konuşmakta güçlük çekerler. Bunun nedenleri arasında sıkılma, utanma ve başka bir doktorun canını sıktığına dair üstü kapalı sözler söyleyerek yakınma, iyileşemeyeceğine ve iyileştirilemeyeceğine dair bir inanca sahip olma vardır. Genel olarak hekimin hastayla kuracağı empati düzeyi ne kadar derin olursa, doktorun hastayı ve kliniği anlaması, diabetin üzerine binen diğer hastalıkları ve dolayısıyla depresyonu anlaması, o kadar kolay olur. Depresyon açısından bazen tanı çok açıktır. Hastanın sıkıntılı ve ağlamaklı hali depresyona işaret eder. Bununla beraber, birçok hasta yanıltıcı görünüş gösterebilirler (ciddi depresif olsalar bile) ve o zaman burada sınırları belirlenmiş dostça hasta- hekim ilişkisi ve klinik sezgi önem kazanır.
Hastanın diabetik kontrolünün niteliği ile ilgili ipuçları açık olabilir. Ciddi depresyondaki hasta ketosidozda olabilir. Bu ya devamlı kötü şeker kontrolünün sonucu veya ölüm düşüncesi ile tedaviyi aniden tamamıyla kesme sonucu olabilir. Çok daha fazla yaygın olanı yukarıda bahsedildiği gibi kontrol eksikliği bozulmasıdır. Düşünce, enerji ve hastanın görünümdeki depresif değişikliklerin sonucu olarak dikkatsizce kendi kendine kontrol ya da kötü bir şekilde kontrolün herikisi de bu konuda çok daha sıklıkla rastlanan bir bozukluk durumudur.
İştah genelde azalmasına rağmen artmış insülin ihtiyacı, depresif episot sırasında karakteristiktir. Bu gözlemin açıklaması bilinmemekle birlikte, artmış kortikosteroid ve growth hormon salınımının ya da muhtemel, katekolamin salınımını stimüle eden sempatoadrenal sistem aktivasyonun sonucu olduğu bildirilmektedir.
İntihar:
Doktorlar kendi kendine zarar verme düşüncesini mutlaka akılda tutmalı ve hastalarda ki intihar düşüncesi, depresyon varlığı ya da şüphesinde her zaman sorgulanmalıdır. Gerçekte, kendilerine az zarar vermelerine rağmen intihar düşüncesi yaşıtları ile karşılaştırıldığında, diabetli non deprese adolesan ve genç erişkinlerde, daha fazladır. Diabetli hastalar intihar yöntemi olarak,.çok kere diabet tedavisi ile ilgili metodları ve özellikle insülini aşırı dozda kullanmayı yeğlemektedirler.
Diabetli hastalarda intihar riski tam olarak belirlenmemiştir, fakat bu riskin non-diabetik popülasyondan daha fazla olduğundan şüphe yoktur. İntihar notu gibi doğrulayan delil olmadan tespit etmek imkansız olmasına rağmen, İBDM’lu hastalarda bazı hipoglisemik ölümlerin intihar girişimine benzediği ve bu nedenden dolayı kesin risk tahmininin yapılamayacağı bildirilmektedir.
İntiharların % 25-75’inde, fiziksel hastalığın üçüncü değişken faktör olduğu, bu konuda daha yaşlı gruplarda daha yüksek oranların saptandığı bildirilmektedir.
İntihar iriskini arttıran üçüncü değişkenler:

- Ruhsal Hastalıklar, özellikle depresyon, İnhibisyon, bozulmuş yargılama, dürtü kontrol kaybı.
- Aşırı motor aktivite (ajitasyon, akatizi gibi)
- Yetersiz kontrolle giden kronik yada ciddi tekrarlayan ağrı.
- Beden imgesinin bozulmuş algılanması
- Çaresizlik,Umutsuzluk
- Uzamış hastalığa ait iş,gelir ve aile rol kaybı gibi yaşamsal sınırlamalar
Gerçekten depresif hastalığı tayin eden nedir? Ruhsal durum normalden anormale ne zaman dönüşür? Amerikan Psikiatri Birliği (APA) tanı ve sınıflandırma sistemi (DSM -IV) depresif hastalığın tanısı için aşagıda verilen kriteleri sıralamaktadır.
DSM IV’e göre depresif hastalık tanı kriterleri
- Tablo 3’de bahsedilen 5 yada daha fazla sayıda esas hastalık semptomu (ilk ikisinden birini mutlaka kapsayan)
- Semptomlar en az 2 hafta süreyle her gün yada hemen hergün devamlı olmalı.
- Semptomlar bireyin normal durumundan değişik olmalı.
- Semptomlar klinik olarak sosyal, mesleki ve fonksiyon görülen diğer alanlarda ciddi şekilde klinik olarak sıkıntı ve bozulmaya yol açar.
- Semptomlar medikal bir hastalık, madde kullanımı ile izah edilemez.
- Semptomların gelişimini açıklayacak bir yoksunluk yoktur.

Diabetli hastalarda depresyon takibinin ilkeleri, non-diabetiklerden farklı değildir. Hekim öncelikle tedaviyi sağlayıp sağlayamayacağına karar vermelidir. Hafif vakalarda hastalık ilaç tedavisi gerektirecek kadar ağır olmayabilir, iyi organize edilmiş hasta-hekim ilişkisi, sosyal desteğin işlevsellik kazanmış olması ve psikoterapötik destek ile bozukluk tedavi olabilir. Spontan iyileşme seyrek değildir. Böyle durumlarda hastaya neyin daha fazla faydalı olacağı, sosyal problemler yada yetersiz ağrı tedavisi gibi ilave durumlara bağlıdır.
Hasta ciddi şekilde deprese ise, genel kurallara ilave olarak, muhtemel spesifik tedavi gerekli olacaktır. Ana tedavi, antidepresif ilaç kullanımıdır. Presipitan faktörün varlığı olsun veya olmasın %70-80 olguda depresif bulgular geriler ve kaybolur.Seçkin ilaç yoktur. Mevcut ilaçlar aynı derecede etkilidir. Psikiyatristler, ilaç kullanımlarını, tecrübeleri ile sınırlamalı ve hastaların ilacın özelliklerini anlamasını; “antidepresanlar bağımlılık yapar yada derhal hemen faydalı olur” gibi yanlış anlamaları engellemeyi sağlamalıdırlar. İlaç uygun dozda reçete edilmeli, etkiyi sağlamak için yeterli süre kullanılmaya devam edilmelidir.
1970 ve 1980’lerde trisiklik antidepresanlar depresyon için yaygın olarak reçete edildiği ve ayrıca ağrılı diabetik nöropatilinin seyrinde değerli rolünün olduğu bildirilmekteyse de, yüksek yan etki oranı ve aşırı doz ile seyrek olmayan derecede letal oluşu nedeniyle, son yıllarda yeni nesil antidepresan ilaçlar daha rahat kullanılmaya başlanmıştır. Bu çok önemli grup, selektif serotoningeri alım inhibitörleridir (SGI). Bu bileşikler, depresyona neden olduğu bilinen ana nörotransmitterlere etki ederler.

En az trisiklik antidepresifler kadar etkilidirler ve başlıca antikolinerjik etkilerinin eksikliğinden dolayı.daha az yan etkileri vardır Aşırı dozlarda daha emniyetlidir. Bununla beraber yan etkisi ve riski yok değildir. Ve eski ilaçlardan daha pahalıdırlar.
Ayrıca, fluoksetin ile yapılan çalışmalarda, fluoksetinin gelişen hipoglisemi ve ilacın kesilmesinden sonra meydana gelen hiperglisemi ile glisemi kontrolünü değiştirdiği, diğer SGI’lerin verileri arasında bu tarz bir etkinin olmadığı bildirilmektedir(17).. Diabetli hastalarda en çok sakınılması gereken antidepresanlar monoarnin oxidase inhibitörleri olduğu, çünkü, insülin ve oral hipoglisemik ajanların, hipoglisemik etkilerini arttırdıkları bildirilmektedir.
Antidepresan tedaviye yabancı bir endokrinoloji hekimi için, yardım mutlaka bir psikiyatri uzmanından elde edilmelidir.Özellikle,

- Teţhis hakkında şüphe varsa,
- Hastanın depresyonu ciddi ise, örneğin intihar düşüncesi var veya psikotik özellikler mevcutsa,
- Zorlaştıran fiziksel faktörler (kalp hastalığı yada epilepsi gibi) varsa,
- Hastanın antidepresan ilaç tedavisine uygun cevabı yoksa yada tedaviyi isteksiz alıyorsa psikiyatrik yardım sağlanmalıdır.
Depresyon için başka tedavi şekilleri de mevcuttur. Biyolojik yaklaşımlar, özellikle elektrokonvülsif tedavi yaygın olarak endikasyonu olan hastalarda çoğunluğunda tedavi edici tercih olarak kullanılmaktadır.Ayrıca, ilaç tedavisine ek olarak ya da tek başına depresyona yönelik psikoterapik yaklaşımlar da depresyon tedavisinde kullanılabilir
Sonuç
Diabetli yetişkinlerde depresyon prevalansı ortalama % 15 olduğu, diyabetli hastalarda depresyonun genel nüfusa göre çok daha fazla olduğu bildirilmektedir.
Diğer bir çok kronik hastalıkta olduğu gibi diyabetli hastalarda da gelişen psişik sendromlar arasında en yaygını depresyondur. Diyabete eşlik eden depresyon hastanın uyumunu, yaşam kalitesini, tedaviye cevabı, prognozu, diyabetin seyrini, mortalite ve morbiditeyi olumsuz etkiler. Depressif hastalık, diyabetin denetimini bozar. Depresyon semptomları ile diyabetin semptomları birbirini arttırıcı yönde etki eder. Depresyonda gelişen hormonal bozukluklar kan şekerinin denetimini bozduğu gibi, kan şekerinde ki düzensizlikler depressif tablonun şiddetini arttırır. Diyabetin komplikasyonları arttıkça, depressif tablonun şiddetlendiği belirtilmiştir.
Diyabitek bir hastada depresyon tanı ve ayırıcı tanısında;

1) Fiziksel hastalığa “doğal-beklenen” tepki ile aşırı uygunsuz ya da patolojik durumun ayırdedilmesi,
2) Belirti ve bulgulardan,-tıbbi hastalığa bağlı somatik bulgular ile-depresyona bağlı psikofizyolojik bozuklukların ayrımı dikkat edilmesi gereken önemli unsurdur.


Laterji, kilo kaybı ya da artımı, insomni, psikomotor retardasyon, yorgunluk hali gibi depresyon tanısında patognomonik olan vejetarif belirti ve bulgular fiziksel hastalığa bağlı da olabilir.
Bu nedenle depresyon tanısında somatik vejetatif bulgulardan çok affektif ve kognitif semptomlar esas alınmalıdır.
Diyabetin komplikasyonları artınca, hastalığın engellemeleri ve hastanın yaşam alanlarındaki örseleyici etkisi, depresyon şiddetini de arttırmaktadır. Günlük uygulamada, tedavi reddi, uygun tedaviye rağmen yakınmaların geçmemesi ve somatik yakınmaların şiddeti ile fiziksel hastalık şiddetinin orantılı olmaması (somatik semptomların depresyona ilişkin duygusal davranışsal ve düşünsel semptomlarla ilişkisi olması), depressif hastalık gelişimi yönünden dikkat çekicidir. Hasta yeterli olmasına rağmen tedaviye katılmıyor ise, tıbbi durum dengeli olmasına rağmen, kendini iyi hissetmiyorsa, tıbbi durumun elverdiğinden daha alt düzeyde işlevsellik gösteriyorsa, ilgi alanında yaygın azalma varsa depresyon yönünden düţünmek gerekir.
Uygulanacak eklektik yaklaşım ile hastaların depresyonunun tedavi edilebileceği gibi diabetin tedavisinin de regüler bir tarzda yapılabileceği ve hastanın yaşam kalitesinin yükseltileceği açıktır.

Şeker Hastaları ve Diyet

Şeker hastaları beslenmelerine niçin dikkat etmelidirler?
• Hastalar beslenmelerine dikkat etmediğinde insülin veya ağızdan alınan şeker düşürücü ilaçlar kan şekerini bazen çok düşerek zararlı sonuçlar doğurabildiğinden, bunları önlemek için.
• Hayat sürelerini uzatmak için,
• Kan yağlarının yükselmesini önlemek için,
• Şeker hastalığı nedeni ile oluşabilecek diğer hastalıkları önlemek için
• Yaşam kalitesini arttırmak için.

Şeker hastalarında beslenme farklılık gösterir mi?
• Şeker hastalarının diyeti, diyetin temel ilkeleri aynı olsa bile kişiye özeldir. Çünkü, her kişinin beslenmesini etkileyen temel özellikler (boy uzunluğu, vücut ağırlığı, ideal ağırlık, fiziksel aktivite, sosyoekonomik düzey, kan şekeri oranı, verilen ilaç ya da insülin tedavisi gibi) birbirinden farklıdır.
• Şeker hastası diyeti her hasta için özel olarak bir diyetisyen tarafından hazırlanmalı, şeker hastası sadece kendisi için özel hazırlanan diyeti uygulamalıdır.

Şeker hastaları için beslenme önerileri nelerdir?
• Eğer şeker hastası kişinin vücut ağırlığı olması gerekenden fazla ise kilo vermelidir. Bunu sağlamak için, uzun süreli ve kalıcı bir şekilde kilo vermesi gerekir.
• Çok düşük kalorili diyetler, kan şeker düzeyinin aşırı düşmesine sebep olarak zararlı olacağından uygulanmamalıdır.
• Her hafta aynı kıyafetle ve aynı saatte tartılarak vücut ağırlığı kontrol edilmelidir.

Şeker hastalarında öğünler niçin önemlidir?
• Şeker hastalarında kan şeker düzeyinin normal sınırlarda tutulması için öğün sıklığı ve sayısı önemlidir.
• Besinlerin 3 ana, 3 ara öğünde tüketilmesi en uygun olanıdır. Böylelikle insülin kullanımı daha dengeli olacak ve insüline olan ihtiyaç azalacaktır.
• Üç ana öğünde (sabah, öğle, akşam) mutlaka ekmek, et, sebze grubundan besinler tüketilmelidir. Buna ek olarak meyve ve süt grubu da katılabilir. Özellikle de şeker düşürücü ilaç ya da insülin alan hastalar için ara öğünler bu tedavilerin etkisini karşılayacak enerjiyi almak önemli olduğundan gereklidir.

Şeker hastalarında besinlerin zamanında alınması niçin önemlidir?
• Şeker hastaları önerilen besinleri zamanında ve önerilen miktarlarda yemesi gerekir. Böylece şeker hastası, aşırı şeker düşmesi ya da aşırı şeker yükselmesi gibi zararlı durumlardan korunur.
• Şeker hastalarında enerji oluşumunda kullanılan en önemli besin elemanı karbohidratlar (un, nişastalı besinler, şeker vs.) dır.
• Bulgur, pirinç vb. tahıllar; nohut, mercimek vb. kuru baklagillerde ve sebzelerde bulunan nişasta daha karmaşık yapıdadır, daha yavaş sindirildiğinden kana en yavaş geçen karbohidrat türüdür. Bu olumlu özelliklerinden dolayı, karmaşık yapıdaki karbohidratların diyetle basit karbonhidratlara göre daha fazlatüketilmesi gerekir.

Şeker hastaları yağlara niçin dikkat etmelidir?
• Şeker hastalarının koroner kalp hastalıklarına yakalanma riskleri daha fazla olduğundan tüketilen yağ miktarı ve türü önemlidir.
• Yağ alımını azaltmak için içersinde et bulunan yemeklere pişirirken yağ eklenmemesi, kızartmalar ve kavurmalar yerine ızgara, fırında pişirme ve haşlamaların tercih edilmesi, salatalara yağ eklenmemesi gereklidir.
• Salatadan alınacak vitamin ve minerallerin vücutta kullanılması için yemeklerden alınan yağ yeterlidir.
• Yemekleri hazırlarken margarin, tereyağ yerine zeytinyağı ve diğer sıvı yağlar (mısır özü, ayçiçek yağı, soya yağı gibi) tercih edilmelidir.
• Kırmızı et yerine beyaz et tercih edilmeli, eğer kırmızı et tercih edilecekse yağsız kısımları alınmalıdır.

Şeker hastalarında fazla kolesterol neden zararlıdır?
• Kolesterolü yoğun besinler fazla tüketilmemelidir.
• Kolesterolün yoğun olarak bulunduğu besinler: yumurta, sakatatlar, tereyağı, yağlı peynirler ve kırmızı ettir.
• Haftada 2 yumurtadan fazlası yenilmemelidir.

Şeker hastalarında posalı yiyecekler niçin önemlidir? • Tüketilen besinler posa yönünden yeterli olmalıdır.
• Özellikle suda çözülebilir posa olarak adlandırılan meyve, sebze, kuru baklagiller, yulaf kan şekeri düzeyini daha çok düşürdüğü için tercih edilmelidir.
• Pirinç yerine bulgur, çorba yerine aynı besine ait meyveler kabuklu tüketilmelidir.
• Besinler un formundan çok taneli tüketilmelidir.

Şeker hastalarında vitaminlerin önemi nedir?
• Şeker hastalarında özellikle E, C ve B grubu vitaminlerin olumlu etkileri vardır.
• Her gün taze sebze ve meyve, tahıl ve et grubundan tüketilirse yetersizlik oluşmaz.
• Özellikle her öğünde C vitamin kaynağı besinlerin alınması gereklidir.
• B grubu vitaminler hap olarak alınması önerilir.
• E vitamini daha çok yeşil yapraklı bitkiler, yağlı tohumlar ve bunlardan elde edilen yağlar, fındık ve fıstık gibi sert kabuklu meyveler, tahıl taneleri ve kurubaklagillerde bulunur.
• C vitamin ise yeşil sebzeler, kuşburnu, turunçgiller, çilek ve domateste bulunur.

Şeker hastaları normal yaşayabilir
Diabet Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Ali İpbüker`e göre, insülin tedavisindeki eksikliklerin asıl suçlusu eğitimsiz hekimler. Hekimlerin hastaya yeterince zaman ayırmadığından yakınan Doç. Dr. İpbüker, ‘‘Türkiye`de her 5 diabet hastasından birisi bize, biri de SSK, devlet ve üniversite hastanelerine başvuruyor. Geri kalan 3 hastanın ne yaptığını ise kimse bilmiyor’’ diyor.
Şeker hastalığı ya da tıp dilindeki adıyla ‘‘Diabetes Mellitus’’, insanoğlunun başına binlerce yıl önce musallat oldu. ‘‘Bir ömre bedel’’ sıfatını hak edercesine, bir geldi mi, hiç gitmeyen bu hastalığın ilk tanımını MÖ 1500`lü yıllarda Mısırlılar yaptı. MS 6`ncı yüzyılda ise, diabetiklerin idrarının diğer insanlardan daha şekerli olduğu farkedildi. Ama bütün bu gerçekler, diyabetin 19. yüzyıla kadar, yani 13 yüzyıl boyunca bir tür böbrek hastalığı sanılmasına engel olamadı. 20. yüzyılda ise insülinle tanışıldı. 1922`de, Kanada Toronto Üniversitesi`nde 14 yaşındaki Leonard Thompson`a ilk kez insülin uygulandı. Ardından Ted Ryder isimli bir çocuk daha insülin sayesinde hayata döndürüldü. Böylece diabetiklerin ‘‘şeker’’ ile birlikte yaşamalarındaki en önemli silah keşfedildi.
Şeker hastalığının neredeyse bir kabusa dönüşmesinin ardındaki faktörlerin başında eğitim eksikliği geliyor. Burada doktorların yaklaşımındaki ürkekliğin yanı sıra, hastaların veya hasta adaylarının korkuları etkili. Oysa tıp dünyası, şeker hastalığını çoktan ölümcül hastalıklar sınıfından çıkardı. Ancak bu durum tedavideki sorunların bittiği anlamına gelmiyor.
Dünyada şeker görülme sıklığı yüzde 2-6 arasında değişiyor. Türkiye`de diabet görülme sıklığı ile hastalığın meydana çıkış oranları, Türk Diabet Cemiyeti`nin 1959`da başlayıp 1995`de sonlanan çalışmasıyla saptandı. Türkiye için diabet görülme sıklığı yüzde 2, meydana çıkışı ise yüzde 5. Bilinen bütün şeker hastalarının yanında bir de gizli kalanlar var ki, onlar ciddi bir sorun.

İNSÜLİN KULLANILMIYOR
Türkiye`deki saptanmış her 5 diabetliden birisinin başvurduğu Türk Diabet Cemiyeti, devletle birlikte ulusal diabet programının sorumluluğunu paylaşıyor. Türk Diabet Cemiyeti Başkanı Prof. Dr. Nazif Bağrıaçık, diabetiklerde insülin tanısının doğru konmasının önemine değinerek, ‘‘İnsülini kim kullanmalı, kim kullanmamalı’’ sorusunun cevabını veriyor:
‘‘Tip 1 diabet olanlar, yani yaşları 0 ile 30 arasında olanlar, mutlaka insülin kullanmalıdırlar. Gebe kalmış diabetikler, ağır iltihabi hastalık geçirenler, travma, şok veya ameliyat geçirmiş diabetikler insülin endikasyonuna dahildirler. Bu listeye, bir de Tip 2 diabet olup, ağızdan aldığı tabletlerle direnç geliştirenler ve çok zayıf diabetikler de dahil edilebilir. İnsülin kullanımında fobiyi, korkuyu yaratan etkenler neler? Bir kere, insülin pahalı. Kullanımındaki enjeksiyon formu, eğitim yetersizliği, insülin kullanan kişide sık sık şeker kontrolünün şart olması hem doktorları, hem de hastaları korkuttu. Bu yüzden doktorlar da hastasına yazmıyor, hasta da reçete edilse bile kullanmıyor. İnsülin kullanması gerekip kullanmayan kimselerde insülin açığının ortaya çıkması, o kişinin sürekli zayıflamasına, yağlarının parçalanarak asetona dönüşmesine yol açar. İnsülin kullanımında ortaya çıkan bazı yan etkiler, insülin kullanmayı geciktirir. En önemlisi, dozunun iyi ayarlanmaması sonucu hipoglisemi (şeker düşüklüğü) gelişebilir. İnsülin alerjisi de çekince yaratan bir diğer yan etki. Türkiye`de diabet tedavisinde tablet kullananların oranı yüzde 35-40. Yalnız diyetle idare edenler ise yüzde 25-30. İnsülin kullanıcılarının oranı yüzde 18-20.’
Türkiye`de bugün bilinen 2.5 milyon diabetik var. Bu rakam, 2000 yılında 4 milyona, 2010 yılında ise 10 milyona ulaşacak.

ANADOLU`DA GİZLİ ŞEKER
Türk Diabet Cemiyeti`ne bağlı Diabet Hastanesi`nin Başhekimi Doç. Dr. Ali İpbüker`e göre, insülin tedavisi karşısında Türk halkı, özellikle Anadolu insanı çekingen. Bütün neden ise, enjeksiyon formunda olması. Üstelik bu enjeksiyonun her gün 2-3 kez yapılması göz korkutuyor. Bu konu, özel bir eğitim gerektiriyor ve kişiyi günde en az 5 kez yeme alışkanlığına götürüyor. İnsülin bağımlılarına eşlik eden bir diğer zorunluluk ise, planlı egzersizler. Dr. İpbüker, şöyle konuşuyor:
‘‘Hasta, bunlardan herhangi birini yerine getirmemesi halinde, hipoglisemi denilen çok ama çok tedirgin edici tabloya girer. Şeker düşmesi olarak adlandırılan bu tablo kişiyi ölüme bile götürür.
Peki, doktor niye korkuyor? Özellikle Anadolu`da çalışan hekimler, insülini ayaküstü uygulayamıyor. Kan şekerini takip edecek uygun dozlarını bulmak istiyor. Doktor, en son çare olarak insülin tedavisini düşünüyor.
Türkiye`de konuya yatkın, diabeti bilimsel bir şekilde ele alan merkezlerin bulunması lazım. Ama özellikle kan şekerini ölçmeye yarayan laboratuvar ortamı son derece yetersiz. Hastayı eğitecek eğitimci sayısı son derece sınırlı. . Çok da ciddiyeti olmayan bu hastalık, günün birinde körlük veya bacak kesilmeleri gibi sonuçlar veriyor. Ekonomik yönü daha da vahim. Br şişe insülinin fiyatı 4-5 milyon civarında. Bu insülin ancak bir hafta gidiyor. Türkiye`de her 3 kişiden biri, sosyal güvenceye sahip değil. Normal insülinle tedavi olan bir şekerlinin aylık insülin gideri 16-20 milyon civarında. Asgari ücretle çalışan şeker hastası düşünün.’

Erken teşhis ve tedavinin önemi
Ortaya çıkış amacı, dünyada diyabetin sıklığını önlemek, diyabet komplikasyonlarını yüzde 50 azaltmak olan St. Vincent Deklarasyonu, bütün Avrupa ülkelerini içini alan bir birleşmeyi gerçekleştirdi. Her ülkenin Sağlık Bakanlığı ile Ulusal Diabet Programı oluşturuldu. Diabet Cemiyetleri ve diğer sağlık kuruluşları ile birlikte ortak bir çalışma hedefleniyor. St. Vincent Deklarasyonu`nun ‘‘Anayasa’’ kadar değişmez hedefleri:

‘‘Eğer, diabet erken teşhis edilir ve metodik bir şekilde tedavi edilirse’’...
1- Şekere bağlı körlük oranı yüzde 30 azaltılabiliyor (sonradan gelişen körlüklerin yüzde 50`si diabete bağlı).
2- Ölümcül olan son dönem böbrek yetersizliğine varan vakaların üçte bir oranında azaltılması mümkün.
3- Bacak kesilmeleri (amputasyon) yüzde 50 azaltılabilir.
4- Kardiyovasküler hastalıkların risk faktörleri, anlamlı bir şekilde düşürülebilir.
5- Hamilelikte diabet iyi takip ve kontrol edildiği takdirde, sağlıklı çocuğa sahip olunabilir.

Şeker Hastalığı Tanısı Koyabilmek İçin Gerekli Olan Tanılar Nelerdir?
Şeker Hastalığından Korunmak İçin Yapılması Gerekenler


Şeker Hastalığının Tanısı
• Herhangi bir zamanda ölçülen kan şekerinin 200 mg/dl’nin üzerinde olması (hastada çok yeme, çok su içme ve çok idrara yapma gibi diabetin klasik semptomları görülsün veya görülmesin), veya;
• İki Değişik zamanda ölçülen açlık kan şekerinin 140 mg/dl üzerinde bulunması, veya;
• Şüpheli durumlarda yapılan şeker yükleme testi sonucunda, ikinci saatte alınan kan örneğinde ve test esnasında diğer örneklerden herhangi birinde kan şekerinin 200 mg/dl üzerinde olması, gerekir.

Şeker Hastalığından Korunmak İçin Yapılması Gerekenler
• Hekiminizin diyet, egzersiz ve ilaç önerilerini aynen uygulayın.
• Kan şekeri düzeyinizi düzenli olarak ölçün veya ölçtürün ve kaydedin.
• Sigara içiyorsanız bırakın.
• Diyabetin uzun dönemde ortaya çıkan komplikasyonları konusunda mümkün olduğunca fazlaca bilgi edinin.
• Sık sık tansiyonunuzu kontrol edin; yüksekse düşürmek için ne yapmanız gerektiğini öğrenin ve verilen tedaviyi aynen uygulayın.
• Her yıl tam bir göz muayenesinden geçin.
• Böbrek hasarına ait belirtiler açısından kanınızda ve idrarınızda gerekli testleri yaptırın. Sonuçların ne anlama geldiğini, böbreklerinizi korumak için neler yapmanız gerektiğini öğrenin.
• Kan yağlarınızı ölçtürün; yüksekse nasıl düşürüleceğini öğrenin ve verilen diyet, egzersiz ve tedaviyi aynen uygulayın.
• Sinir hasarına ait yakınmalar (el ve ayaklarda karıncalanma ve yanma hissi, his azalması gibi) varsa, doktorunuza mutlak söyleyin.
• Ayaklarınızı ve derinizi hergün kontrol edin. Herhangi bir sorun varsa, hemen tedavi edilmesini sağlayın.
• Gebe iseniz veya gebe kalmayı planlıyorsanız hemen doktorunuzu görün. Kan şekerinizin gebelik öncesinde ve sırasında normale yakın değerlerde devam ettirilmesi hem sizin, hem de bebeğinizin karşılaşabileceği riskleri azaltır.

Gebelik ve Diabet
Gebelik doğal bir olay olmasına karşın gebelik sürecinde anne ve bebeğin sağlığını tehlikeye sokabilecek birtakım olaylar gerçekleşebilir. Normal seyreden gebeliklerde bile anne adayının vücudunda meydana gelen bazı istenmeyen değişiklikler, anne ve bebeğin yaşamını tehdit edebilir. Bu nedenle anne adayları gebelik öncesinde gerek vücudun böbrekler, karaciğer, solunum sistemi, kalb ve damar sistemi, kan şekerini ve kan yapısı gibi temel fonksiyonları ve gerekse de özellikle düşüklere ve sakat bebeklere neden olabilen toksoplazma, herpes (uçuk), kızamıkçık, ve benzeri virütik hastalıkar açısından sıkı bir tıbbi kontrolden geçmeli, ve bir sakınca yoksa öyle gebeliğe karar verilmelidir. Aksi taktirde bu sorunlar anne adayını ve hiçbir şeyden haberi olmayan bebeği zor durumlara sokar, hatta ölümlerine yol açabilir !

Bu nedenle gebelikler kazara değil planlanarak, olmalı diyoruz, “aile planlaması” diyoruz. Böylece doğum öncesinde anne adayında ortaya çıkabilecek sorunlar saptanır ve tedavi edilebilir.

Anne adayı daha önceden tamamen normal olsa da gebelik nedeniyle ortaya çıkabilecek problemlerin başında şeker hastalığı (diabet) gelir. Diabetes mellitus (şeker hastalığı) insulin salgılanması ve/veya insulin etkisindeki eksiklik sonucunda ortaya çıkan vücudun temel yapı taşları olan ve gıdalarla alınan karbonhidrat, yağ ve protein kullanımındaki bozuktur. Dünya Sağlık Örgütü diabeti 3 sınıfta toplamıştır. Bunlar diabetes mellitus, bozulmuş glikoz toleransı ve gebelikte ortaya çıkan diabettir. Gebelikte ortaya çıkan diabet gebelik öncesinde aşikar olmayan belirti vermeyen ancak gebelikle belirti veren diabet olarak tanımlanabilir. Bu hastaların daha önceden bilinen diabetleri yoktur. Gebelikte ortaya çıkan diabetlilerde doğum sonrasında glukoz kullanımı düzelebilir, bozuk veya diabetik olarak devam edebilir.

Gebeliklerin yaklaşık % 0,2 - % 0,3’ünde anne adayı daha önceden diyabet tanısı almış iken gebelikte ortaya çıkan diabetin görülme sıklığı % 1 - 4 arasında değişir. Bu oranlara göre Türkiye’de 15 ile 75 bin diyabetik anne bebeği doğduğu anlamına gelmektedir. Dünyada ise günde 135 bin gebeliğin gebelikte ortaya çıkan diabet ile birlikte olduğu bilinmektedir. Görüldüğü gibi hiç de küçümsenecek bir durum değil !

Gebelikte ortaya çıkan diabetin tanısı için 24-28. gebelik haftasında bütün gebelere tarama amaçlı 50 gr. glukoz testi yapılmalıdır. Gebelik kontrolleri sırasında annelerin riskleri belirlenmeli ve oluşabilecek komplikasyonlar yönünden anneler uyarılmalıdır.

25 yaşından küçük olanlarda, normal kiloya sahip olanlarda, ailede diabet öyküsü bulunmayanlarda, daha önceki gebeliklerinde herhangi bir sorun yaşamamış olanlarda gebeliğe bağlı diyabet daha az görülür.

Şişman gebeler, daha önceki gebeliklerinde diabeti olanlar, ailede diabet öyküsü bulunanlar, yaşlı anneler, tekrarlayan düşükleri olanlar, izah edilemeyen anomalili bebek doğuranlar, tekrarlayan vajinal ve üriner enfeksiyonu olanlar ve bebeği normalden iri (4500 gr’ ın üzerinde bebekler) olanlarda daha diabet gelişme riski yüksektir. Bu nedenle önceki gebeliklerinde 4500 gr’ın üzerinde doğum yapanlara ise tanısal amaçlı oral glukoz tolerans testi uygulanmalıdır.
Gebeliğe bağlı diabet ile annenin hastalıkları ve bebeklerin hastalıkları ve ölümleri arasında yakın bir ilişki vardır. Gebeliğe bağlı diabette, bebekte aşırı irilik, yeni doğan yani hemen doğum sonrası bebekte kan şekeri düşüklüğü, kan hücrelerinde bozukluk ve sarılık riski artar, gebeliğe bağlı yüksek tansiyon daha sık görülür, bebeğin rahimde içinde bulunduğu sıvı olan amniyon sıvısındaki artış ve buna bağlı ters gelişlere sık rastlanılır. Bu nedenle bu hastalarda doğum daha çok sezaryen ile gerçekleştirilmek zorunda kalınabilir.


Gestasyonel diabet öncelikle diyet yani beslenmenin düzenlenmesi ile tedavi edilmelidir. Diyet % 50 - 55 karbonhidrat, % 30 yağ ve % 20 protein içermelidir. Günlük alınması gereken kalori miktarı ise gebelik öncesindeki ideal kiloya göre hesaplanır ve kilo başına 30-35kcal’dır. Bunun düzenlenmesini diyetisyenler yapar. Şişman hastalarda kalori miktarı daha da düşürülebilir. Diyet tedavisinde amaç kilo kaybı ile insüline olan doku cevabını artırmaktır. Hastaların bu dönemde demir ve kalsiyum ihtiyaçları karşılanmalıdır. Hastalar günlük aktivitelerine devam etmeli, egzersiz ve yürüyüşlerle kilo vermeye çalışmalıdır. Eğer diyet ve egzersizlerle kan şekerleri normal seviyelerde tutulamıyorsa (açlık kan şekeri <105mg/dl, tokluk kan şekeri < 120 mg/dl olmalıdır) tıbbi tedavi uygulanma gerekliliği vardır. Ağızdan alınan antidiyabetik ilaçlar muhtemel teratojenik etkileri nedeniyle tercih edilmedikleri için bu hastalara insulin tedavisi uygulanır.

Gebelikleri sırasında diabet tanısı alan hastalar doğumdan sonra da izlenmelidir. Doğumu takiben 6-8. haftalarda 75 gr lık glukoz tolerans testi ile kalıcı diabetin oluşup oluşmadığı tesbit edilmelidir.

Diabeti olan anneye gelecekteki gebelikler için tavsiyede bulunulmalıdır. En yaygın olarak mekanik engel oluşturan yöntemler kullanılabilir. Bunun yanında düşük doz oral kontraseptifler de kullanılabilir. Bu ilaçlar kullanılmaya başlandıktan sonra kan şekerleri yakından takip edilmelidir. Eğer hasta doğurganlığını tamamlamışsa tüp ligasyonu (rahim kanallarının bağlanarak kalıcı bir şekilde gebeliğin önlenmesi) önerilebilir.

Hanımlar unutmayınız bütün bunlar gebelik sırasında hekim kontrolleri ile tanınır ve takip ve tedavisi yapılır. Bu nedenle gebelerin sadece kendileri için değil, henüz doğmamış bebekleri için de en yakınlarındaki sağlık kurumlarından düzenli gebelik muayenelerini yaptırmaları gereklidir. Ana Çocuk sağlığı merkezleri, sağlık ocakları gibi merkezlerde bu taramalar yapılabilmekte, ille de hastanelere gitmek gerekmemektedir.

Bebeğiniz ve kendiniz için gebelik öncesi ve gebelik sırasında düzenli kontrollerini yaptırın, yaptırmayanları da uyarın lütfen...

İnsülin nedir? & İnsülin Tipleri
Insülin, pankreasta üretilen ve şekerin hücrelere girmesini sağlayan bir hormondur. Insülin yetersizliği veya etkisizliği bir yandan hücrelerin şekeri enerji kaynağı olarak kullanımasını engellerken, diğer yandan da kan şekerinin yükselmesine (hiperglisemi) neden olur. Bu durumda, hücreler enerji gereksinimlerini başka yollardan karşılamaya başlarlar. Bu esnada oluşan metabolik artıklar ve yüksek kan şekerinin doku proteinleri ile birleşmesi, hastalığın yol açtığı bir çok bozukluklardan sorumlu tutulmaktadır.

İnsülin Tipleri
1.) KISA ETKİLİ
Humalog
Regüler
Semilente
2.) ORTA ETKİLİ
NPH
Lente
3.) UZUN ETKİLİ
Ultralente
Protamin çinko

Hiç yorum yok: